NEDEN OKUNMALI? 2026’ya girerken dünya, farklı noktalarda uzun süredir devam eden gerilimlerin aynı anda hissedileceği bir döneme giriyor. Küresel sistem, güç merkezlerinin yer değiştirdiği, ekonomilerin yeniden tanımlandığı ve teknolojinin siyasetin önüne geçtiği bir ara evrede. Belirsizlik, hız ve kırılganlık kavramlarının iç içe geçtiği bir küresel ortamdayız. Birikmiş sorunların, ertelenmiş kararların ve hızlanan dönüşümlerin aynı anda yaşanacağı bir döneme giriyoruz. Ekonomik modeller, siyasi ittifaklar, güvenlik anlayışları ve hatta gündelik yaşam pratikleri yeniden tanımlanıyor. Bu dönüşüm kontrollü bir evrim mi olacak, yoksa kırılmalarla dolu bir geçiş mi? En kötü senaryoysa, bu düzensizliğin kalıcı olması.
Okuma süresi: 10 dakika
yasonrasi.com‘un yayın hayatının yedinci yılına girmek üzereyiz. Gerek son bir yılda gerçekleşen olağanüstü siyasi ve ekonomik dönüşümler, gerekse teknolojik ve sosyolojik gelişmeler, “gelecek” üzerine net ve öngörülü yaklaşımlarda bulunabileceğimiz gerekli zamanı bize tanımadı. Teknolojik gelişmeler öyle bir noktaya geldi ki önümüzdeki on yılda gerçekleşmesini umduğumuz yenilikler neredeyse aylar içinde karşımıza çıktı.
Dünyadaki krizlerin, savaşların ve ekonomik dönüşümlerin hızına ulaşmak olanaksız. Elimizden gelenin en iyisi, salgın sonrası yeniden şekillenen dünyanın, önümüzdeki yıllarda bize neler sunabileceğini 2025 yılının son ayından geriye bakarak değerlendirmek olacak.
2026’ya girerken dünya, farklı noktalarda uzun süredir devam eden gerilimlerin aynı anda hissedileceği bir döneme giriyor. Küresel sistem, güç merkezlerinin yer değiştirdiği, ekonomilerin yeniden tanımlandığı ve teknolojinin siyasetin önüne geçtiği bir ara evrede. Belirsizlik, hız ve kırılganlık kavramlarının iç içe geçtiği bir küresel ortamdayız. Birikmiş sorunların, ertelenmiş kararların ve hızlanan dönüşümlerin aynı anda yaşanacağı bir döneme giriyoruz. Ekonomik modeller, siyasi ittifaklar, güvenlik anlayışları ve hatta gündelik yaşam pratikleri yeniden tanımlanıyor. Bu dönüşüm kontrollü bir evrim mi olacak, yoksa kırılmalarla dolu bir geçiş mi? En kötü senaryoysa, bu düzensizliğin kalıcı olması.
Bu geçiş sürecini kavrayabilmek için dünyaya bölgesel başlıklar altında bakmak gerekiyor.
Amerika Birleşik Devletleri: Liderlikten Kriz İdare Etmeye
2025’te Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle başlayan “Önce Amerika” (America First) politikaları, 2026’da küresel ticaretin kurallarını altüst etti. Bunun gerçekleşmesi pek de sürpriz olmadı.
ABD hâlâ dünyanın en güçlü devleti olabilir ancak artık dünyayı yönlendiren değil, krizleri idare ederek ayakta kalan bir güç olduğunu söyleyebiliriz. 2026’ya girerken ABD’nin temel sorunu Çin, Rusya ya da İran değil; asıl sorun Amerikan sisteminin kendi iç tutarlılığını kaybetmesi olarak görülüyor.
İç siyasetteki kutuplaşmalar sürerken, ABD’nin dış politikada oynadığı “dünyanın polisi” rolü artık giderek pahalı bir yük olarak görünüyor.
ABD, sadece Çin’e değil, müttefiklerine karşı da gümrük duvarlarını yükselterek doların egemen gücünü ekonomik bir silah olarak kullanmaya çalışıyor. Başka bir bakış açısıyla da aslında Çin karşıtlığını bir dış strateji değil, iç politika malzemesi olarak kullanıyor. ABD-Çin rekabeti, ideolojik ya da ticari bir çatışma olmaktan çıkmış görünüyor. Bu iki süper güç kendi sistemlerinin zaaflarını gizlemek için birbirlerine muhtaç durumdalar.
ABD, bir türlü çözemediği sosyal eşitsizliklerini, çöküşteki orta sınıfını ve siyasi açmazlarını “Çin tehdidi” üzerinden pazarlıyor. Çin ise baskıcı yönetimini, ifade özgürlüğü kısıtlamalarını ve ekonomik durağanlığa geçişini “Batı kuşatması söylemiyle meşrulaştırıyor.
Aslında bu tabloda artık barış bir hedef değil, karşılıklı olarak bir risk gibi görünüyor çünkü barış ortamı oluşursa, içeride sorular sorulmaya başlanır. Önümüzdeki dönemde her iki taraf da bu sorularla yüzleşmek istemeyecek gibi duruyor.
Askeri alanda ABD, doğrudan savaşlardan kaçınırken, vekâlet savaşları ve ittifak ağları üzerinden etkisini sürdürmeye çalışıyor. Bu durum, dünyanın birçok bölgesinde gerilimleri dondurulmuş ama çözümsüz halde tutuyor.
2026, Silikon Vadisi’nin Pentagonla en sıkı işbirliği içinde olduğu yıl olacak. Yapay zekâ, ABD için artık bir ticari ürün değil, ulusal bir savunma kalkanına ve küresel rakiplerine karşı üstünlük sağlayabileceği bir silaha dönüşecek.
2026’da yapılacak ara seçimler, Amerikan demokrasisindeki kutuplaşmanın çözülmez bir noktaya evrilip evrilmediğinin en büyük testi olacak.
Rusya: “Kalıcı Savaş Ekonomisi” ve Kuzey Rotası
Rusya, 2026’da daha dar ama daha sert bir etki alanına sahip olacak gibi gözüküyor. Batıyla ilişkileri kopma noktasında ve bu kopuş kalıcı olacak gibi duruyor. Rusya, diplomatik yalnızlığını enerji, silah sanayi ve güvenlik iş birlikleri üzerinden telafi etmeye çalışıyor.
Ekonomik yaptırımlar Rusya’yı zorlasa da tamamen felç etmiş gibi değil. Aksine, Rus ekonomisi daha kapalı, daha devlet kontrollü ve daha askeri odaklı bir yapıya dönüşüyor. Bu dönüşüm, büyümeyi sınırlıyor ancak rejimin kontrolünü sağlamlaştırıyor.
2026’da Rusya’nın stratejisi net: Batı’yla uzlaşmak yerine, Batı’yı dengelemek. Bu da Doğu Avrupa’dan Orta Asya’ya kadar uzanan bölgede düşük yoğunluklu ama sürekli gerilim anlamına geliyor.
Rusya-Ukrayna: Savaşın Uzatılabilirliği Keşfedildi
Bu savaş artık cephede değil, zaman geçirme üzerinden yürütülüyor. Ne hızlı bir zafer hedefi var ne de gerçek bir barış arayışı. Savaşın uzaması, bazı aktörler için kazanıma dönüşüyor. Georgio Agamben’in bahsettiği “istisna hali”nin kanıksanıp normal kabul edildiği durumlar, en çok diktatoryal rejimlerin işine geliyor.
Öyle ki silah sanayi canlı tutuluyor, jeopolitik kamplar netleşiyor; demokratik kurumlar ve diplomasiyse, “savaş sonrası” bahanesiyle erteleniyor.
2026, bu savaşın bitiş yılı olmaktan çok, kalıcılaşmasının kabul edildiği yıl olabilir.
2025’teki “donmuş çatışma” senaryolarının ardından, 2026’da Rusya’nın odağı kutup bölgesindeki enerji yollarına ve Afrika’daki nüfuz alanlarına kayıyor.
Rusya, 2026’da kritik teknolojiler için tamamen Çin’e bağımlı bir uydu güç haline gelmenin risklerini ve avantajlarını aynı anda yaşıyor.
Çin’in “Kusursuz Fırtınası” ve Tekno-Distopik Sınavı
Çin, 2026’ya girerken artık sadece ekonomik bir süper güç değil, kendi yarattığı “dijital leviathan”ın içinde hapsolmuş bir dev görünümünde. 2026’da karşılaşacağı muhtemel kırılmalar:
Çin, 2025 boyunca devam eden emlak krizi ve nüfus daralmasıyla boğuşurken, 2026’da stratejisini “yüksek teknolojili üretim” üzerine kuruyor.
Tayvan üzerindeki gri bölge faaliyetleri ve Güney Çin Denizi’ndeki gerilim, 2026’nın en büyük askeri risk başlığı olmaya devam ediyor.
Batı’nın finansal yaptırımlarına karşı, Çin 2026’da kendi dijital para birimini (e-CNY) küresel ticaret yollarında yaygınlaştırarak, dolarsızlaştırma (“de-dollarization”) hamlesini hızlandırıyor.
Günümüzde Çin’in meselesinin Batı’yla kavga etmek olmadığını söylemek garip gelebilir. Asıl mesele kavga etmeyi bırakırsa, bunun yaratacağı boşluğu neyle dolduracak? Çünkü gerilim sürdükçe, toplumdan fedakârlık istenebiliyor, denetim meşrulaştırılabiliyor, ekonomik yavaşlama “ulusal mücadele” anlatısına yedirilebiliyor. Bu anlatıyı çökertebilecek tek ihtimalse barış.
Pekin açısından barış, istikrar değil soru üretir. Büyüme neden durdu? Gençler neden işsiz? Neden hayat pahalı, gelecek belirsiz? Bu sorulara verilecek ikna edici cevaplar yok. O yüzden 2026 Çin’i, barıştan çok gerilimi yönetmeye yatırım yapıyor.
Tayvan dosyası bu anlamda sadece bir dış politika başlığı değil, iç düzenin bir çeşit emniyet supabı. Kriz sıcak kaldıkça, milliyetçilik diri tutuluyor. Gerilim düşerse, Komünist Parti’nin mutlaklığı tartışılabilir hâle gelir. Bu nedenle Pekin, savaşı göze almadan, savaşa yakın bir dili tercih ediyor.
Teknoloji savaşları da aynı işlevi görüyor. ABD’yle yaşanan her çip krizi, her yaptırım, her yasak, içeride başarısızlık değil direniş olarak pazarlanıyor. Oysa gerçek şu: Çin 2026’ya yenilikle değil, kontrolle giriyor. Yaratıcılığın değil, itaatin ödüllendirildiği bir sistem uzun vadede büyümez, sadece sıkılaşır.
Çin Komünist Partisi’nin korkusu, dış müdahale değil normalleşme. Bu yüzden 2026’da Pekin’den yumuşama değil, ölçülü sertlik; uzlaşma değil, gerilimle ayakta kalma siyaseti beklemek daha gerçekçi.
Özetle: Çin için 2026 barış yılı olmayacak. Çünkü barış, rejim için bir kazanım değil, hesaplaşma riski.
Avrupa Birliği: “Stratejik Özerklik” Sınavı
2025’te ABD’nin güvenlik şemsiyesini daraltması, AB’yi 2026’da varoluşsal bir karara zorladı: Kendi ordusunu mu kurmalı, Rusya’yla yeni bir denge mi bulmalı? Kıta, kendi güvenliğini ve enerjisini kontrol edemez hale geldi. En sık sorulan soru da şu: NATO hâlâ işe yarıyor mu? En azından Avrupa için?
2025 boyunca sürekli artan enerji maliyetleri, ABD’nin ve Çin’in sübvansiyon savaşları en başta Almanya ve Fransa olmak üzere sanayi sektörünü tam anlamıyla vurdu. Avrupa’nın sanayi üretimindeki payı, 2026 itibariyle son elli yılın en dip seviyesine doğru gidiyor.
Almanya ve Fransa’nın sanayi üretimindeki gerileme, 2026’da AB’nin küresel rekabetteki payını azaltırken, üstüne üstlük “yeşil mutabakat” politikalarının sonucu olarak enerji maliyetlerinin artışı nedeniyle, ciddi siyasi dirençle karşılaşıyor.
AB başkentlerinde yükselen milliyetçi dalga da başlı başına bir sorun. Avrupa Parlamentosu’na baktığınızda sağ popülist partilerin sayısının ne kadar arttığı görünüyor. Ama asıl sorun, bu partiler artık “ekstrem” değiller. Politikanın merkezine yerleştiler. Bu yüzden Brüksel’in merkeziyetçi yapısı gitgide zayıflıyor.
2026 yılına Avrupa Birliği cephesinden baktığımızda, kıtanın tarihindeki en zorlu jeopolitik ve ekonomik sınavı duruyor karşımızda. Güvenlikte bağımsız olamıyor, sanayide rekabet edemiyor, siyasette merkezini kaybediyor, iklimdey
se sözünde duramıyor. 2025 yılında ABD seçimleri sonrası başlayan “Atlantik çatlağı” ve Çin’le tırmanan ticaret savaşları, 2026’da AB’yi bir karar vermeye zorluyor: Ya küresel bir müze haline gelmek ya da askeri ve teknolojik bir güç olarak yeniden doğmak.
Ortadoğu: “Yeni Kaosun” ve “Siber Petrolün” Merkezi
Gitgide karmaşıklaşan ve her türden çatışmanın, işgalin, vekâlet savaşının bir yandan devam ettiği, bir yandan da petrol krallıklarının yerini siber teknoloji krallıklarına bırakmak üzere olduğu bu coğrafyayı ayrı bir yazının konusu yapmak daha iyi olacak.
Türkiye
Maalesef ülkemizi 2026’da nelerin beklediğiyle ilgili pek fazla öngörüde bulunamıyoruz. Bu yazıyı 2027’ye girerken yazabilmeyi umuyoruz. Ama merak edenler için sadece TUİK verilerine, bakanlık ve külliye kaynaklarına bakıp kendi değerlendirmelerini yapmalarını öneriyoruz. Ülkemiz şüphesiz, demokratik ve laik bir hukuk devletidir. İlelebet payidar kalacaktır.
Konuyla ilgili aşağıdaki kaynaklara da bakabilirsiniz:
Yazı:Tanju Aşanel Düzeltme: Deniz Vural
