Müzik üç temel bileşenden oluşur: Melodi, armoni (gizli ya da duyulur) ve tempo/ritim. Armoniyi gizli ya da duyulur olarak ayırmamın sebebi, batı müziğinde (tonal müzik) armoninin her zaman duyulur şekilde melodiye eşlik etmesine karşın, doğu müziğinde (modal müzik) gizli armoni olmasıdır. Batı müziğinde melodi, armoni adı verilen müzik matematiği üzerinden çokseslilik ve çok oktavlılıkla desteklenirken, doğu müziğinde yalnızca çıplak bir melodi vardır. Aslında bu çıplak melodinin de altında açık ve net bir armoni vardır elbette, yetkin bir müzisyen bu armoniyi algılayıp, onu batı müziğinde olduğu şekliyle duyulur hale getirebilir.

1980’lere kadar müzik akustik yapısını korumuştur. Tüm çalgılar canlı olarak insanlar tarafından çalınıp kaydedilmiştir. Synthesizer’ın atası diyebileceğimiz Rhodes, Drawbar, Hammond gibi klavyeler bile akustik olarak algılanabilir, zira bunlar diğer çalgıları taklit etmek gibi bir işleve sahip değillerdir. 80’lerle birlikte, elektroniğin günlük hayata hiç olmadığı kadar yoğun girişiyle, müzikte de köklü değişimler başlar. Synthesizer artık bir çalgı değil, diğer çalgıları taklit eden elektronik bir yardımcı haline gelir. Bundan ilk payını alan da elbette davuldur. Gerek çalınması, gerekse kaydedilmesi ve kayıttan sonra tonlanması en çetrefilli çalgılardan biri olan davul, 80’li yıllarla birlikte, synthesizer tarafından taklit edilmeye başlanır. Devamında alt ve orta yapı çalgıların tümü synthesizera teslim edilir.

Bu noktada sadece “dinleyici” olanlar için biraz teknik bilgi gerekli olabilir: Müzikte en belirgin duyduğunuz şey “ana melodi”dir. Solistin sözler eşliğinde söylediği ve insanların ezberleyip kendi kendilerine mırıldandıkları ya da bağırarak eşlik ettikleri kısım. Altyapı müziğin temelidir. Bu temel ritim ve bastan oluşur. Ritim, çoğunlukla davul ve/veya vurmalı çalgılarla çalınan ve sizi ayağa kaldırıp, dans etme isteğinizi uyandıran şeydir. Armoni ise (batı müziğinde) melodinin duygu kazanmasını sağlayan bileşendir. Aynı kelimeyi farklı tonlayarak söylediğinizde çok farklı anlamlar çıktığını bilirsiniz. Ağır bir küfür, gülümseyerek ve tatlılıkla söylendiğinde, bir sevgi sözcüğü olarak algılanır. İşte müzikteki orta yapı da kelimelere anlamlarını kazandıran vurgulamalar gibi, melodiye duygu kazandıran armoni ve eşlik bütünüdür. Alttaki ritim ve basla, üstteki ana melodi arasında kalan her şey.

80’lerle birlikte (istisnaları olmakla birlikte) alt ve orta yapıda synthesizer hâkimiyeti başlar. 80’lerden önce de klavye ve synthsizer kullanımı vardır. Ancak önceleri sadece bir destek elemanı olarak kullanılan synthesizer, 80’lerle birlikte ana çalgıların yerini almaya başlar. Temelde iki farklı kullanımdan bahsedebiliriz. Birincisinde akustik çalgıları taklit ederek yerini alma söz konusudur. Otuz tane yaylı çalgıyı bir seferde stüdyoya sokup onlara çaldırarak kaydetmektense, synthesizer klavyesinin bir kaç tuşuna basarak tek seferde o otuz yaylıyı taklit etmek gibi. İkincisiyse, günümüz müziğinin ve belki de gelecekte yapılacak müziğin de temelini atan özgün ses özelliğidir. Synthesizerların sunduğu neredeyse sınırsız deneme ve değiştirme olanağı sayesinde, sadece mevcut çalgıları taklit etmek değil, daha önce hiç var olmamış, duyulmamış, tamamen hayal ürünü yepyeni sesler de yaratılabilmektedir.

80’lerde synthesizerın müziği teslim almasına karşın, melodik ve armonik yapı açısından müziğin zenginliği devam eder. 2000’lere doğru, yeni teknolojik imkânlar ve giderek daralan yaratıcılık alanı (artık neredeyse tüm melodiler keşfedilmiş ve kullanılmıştır) nedeniyle synthesizer, müziğin icra edildiği bir ana yapı unsuru olmaktan çıkıp, doğrudan müziğin kendisini yönlendirmeye başlar. Genel yaklaşım, basit bir orta yapı eşliği üzerinde melodiyi yazıp daha sonra düzenlemeyle (aranje) bunu zenginleştirmektir. Kabaca 2000’lere kadar synthesizer, bu düzenleme sürecinin belirleyici unsurlarından biri olmuşken, 2000’lerden itibaren “yazım” aşamasını da yönlendirmeye başlar. Artık melodiler, armoniler, akorlar, düzenlemeyle yaratılan zenginlikler değil, doğrudan doğruya synthesizerda yaratılan “sound” ön plandadır. Bir “sound” bulunur, o “sound” belli bir ritim (ki o da yapaydır zaten) üzerinde ya çok tekrarlı ya da tamamen durağan olarak çalınır ve bu şekilde “şarkı” yazılır. Ben bu müziği “ölü köpek müziği” olarak adlandırıyorum. Zira, içinde inişler çıkışlar, farklılaşmalar, renkler, kontrastlar yoktur. Ya tamamen hareketsiz ya da sürekli aynı hareketi tekrarlayıp duran bir tekdüzelik söz konusudur. Her ikisi de insan beyninin tembelleşmesi, renkler arasındaki farklardan oluşan lezzetten uzaklaşması, tansiyon değişimlerine tepki göstermek gibi basit günlük hayat rutinlerinden çıkıp, sabitleşmesi sonuçlarını doğurur. Beyin, vücuttaki kaslar gibidir; ne kadar çok kullanılır ve ne kadar zorlanırsa o kadar gelişir. Hareketsiz ya da hareketli sürekli tekrarlar, beynin kısa sürede rutini ezberlemesi anlamına gelir. Tepkiler reflekse dönüşür ve beynin çalışmasına gerek kalmaz. İşte sürekli tekrarlara dayalı günümüz müziğinin en temel etkilerinden biri bence budur. Giderek aptallaşan insan zekâsı.

Diğer yandan, “sound” denen ve farklı renklerin bileşiminden oluşan “ses bütünü”yse, tıpkı armoni gibi dinlediğimiz şeyi anlamlandırmamızı, ona duygular ya da ruh hâlleri yüklememizi sağlar. “Sound” ile armoni arasındaki temel fark; armoninin bu yüklemeyi yine beyni kullanarak yapması, “sound”un ise kabaca bilinçaltıyla çalışmasıdır. Müzik anlayışının “melodik/armonik zengin” müzikten, “sound zengin” müziğe kayması da görüldüğü gibi aptallaşma sürecinin bir koludur. Ancak işler maalesef, “sound zengin”de de kalmamış, sadece “sound” üzerine kurulu yaratımlar son on yıldır iyice basitleşmiştir. Artık ruhu hareketlendiren melodiler, beyni çalıştıran armoniler, çok düzeyli ve farklı zevklere hitap eden düzenlemeler yoktur. Genelde tek ve sabit gerilimli bir ritm üzerine, yine tek ve sabit bir “sound” üzerinde bir şeyler olmaktadır. Son on yılda şarkıcıların ve çalgıcıların geneline baktığımızda virtüözite kavramının da giderek silikleştiğini görüyorum.

Elektronik müziğin bir başka özelliğiyse, insanilikten uzaklığı. Dünyanın en iyi, en kusursuz çalgıcısı bile (çalgısı ne olursa olsun) aynı şeyi asla kusursuz eşitlikte iki kez çalamaz. Mutlaka, ama mutlaka mikron boyutunda da olsa farklılıklar olur. Dünyanın en iyi davulcusu “hi-hat”e her vurduğunda kulağımız aynı sesi duyuyor olabilir; ama her bir vuruş arasında, illa ki farklılıklar yani “hata”lar vardır. Dünyanın en iyi solisti bile mutlaka detone veya sürtone olur. Bunun aksi teknik olarak mümkün değildir. Solist “La” sesi verdiğinde biz onu kabaca 880 MHz olarak duysak da; aralarda tam 880 frekansını yakalasa da; 877-883 Mhz aralığında (rakamlar yaklaşıktır) durmaksızın gidip gelir. Kulağımız hataları düzelterek duyar ancak bilinçaltımız ya da benim bilinçsiz farkındalık dediğim zihinsel işlevimiz bütün bu “hata”ları duyar. Ve bu hatalar, bizde, dinlediğimiz şeyi çalan ya da söyleyen kişinin de insan olduğu algısını oluşturur. Elektronik müzikte (özellikle bırakılmadıysa) hata olmaz. Her bir vuruş kusursuz aynılıktadır. Bu kusursuzluk, biz bilinçli olarak farkında olmasak da; aklımızın ya da ruhumuzun bir yerlerinde “yapay”lık hissini tetikler, müzik “sıcak”lığını yitirir. Bu yüzdendir ki modern müzik yazılımlarının tamamında, insani hataları taklit etme özelliği bulunur. Çoğunlukla “humanize” olarak adlandırılan bu komutlar, vuruşları milisaniye ölçeğinde ileri geri kaydırarak ve vuruş şiddetlerini sürekli değiştirerek insani hataları taklit etmeye çalışır.

Peki bütün bunlardan sonra gelecekte müzik nereye gidecek? Benim gördüğüm gelecek iki seçenekli. Birinci seçenek; tıpkı 2000’lerde 80’lerin yeniden patlaması, ya da önümüzdeki beş-on yıl için, 80’ler “sound”unun geri döneceği öngörüsü gibi, giderek yapaylaşan ve insani sıcaklığını kaybeden müzik, bir noktadan sonra “insani” yönümüze yetemeyecek ve yeniden altın çağına geri dönecek. İkinci ihtimalse, bana biraz daha mantıklı görünüyor: internetten alışveriş, sosyal medya üzerinden tepki koyma, Netflix gibi sitelerle istedikleri her şeyi evlerinde izleyebilme gibi “sözde konfor”larla asosyalleştirilen, evlerinden çıkmamaları için her şeyin ayaklarına getirildiği insanlar için müzik de aynı yola sokulacak. Aslında bunun kanundışı bazı şekillerini görüyoruz çevremizde. Bazı müzikler, normal kafayla dinlendiğinde hiç bir etki oluşturmazken, belirli uyarıcı ya da uyuşturucuların etkisinde dinlendiğinde insanın ruh hâline etki ediyor, belli tip duygu ve düşünceleri harekete geçiriyor. Hatta uyuşturucuya bile gerek yok. Tüm dünyada “marş” denen bir müzikal biçim vardır; bunların özelliği yüksek sesle ve topluluk hâlinde söylendiğinde, söyleyen kişilerde kahramanlık ve yenilmezlik hissi yaratmasıdır. Geleceğin müziğinin, yeni keşfedilecek “sound”larla insanların doğrudan duygu dünyalarına, ruh hâllerine hitap edeceğini düşünüyorum. Ses, çok güçlü bir uyarıcı ya da duygu değiştiricidir. Yumuşak bir şekilde akan suyun sesi, yere ya da brandaya pıtır pıtır vuran yağmur sesi gibi sesler insanı dinlendirip huzur verirken, yağda kızaran sebzelerin sesi mutluluk verir, çakıl üzerinde giden araba lastiklerinden çıkan sesler ruhumuzu dinlendirir. Sabit ve değişmez bir çınlamayla sürekli birbirlerine çarpan iki metalin sesi, kısa sürede sinirli bir hâle geçmemize neden olur. Tıpkı bu örneklerdeki gibi, gelecekte yaratılacak “sound”ların ve seslerin insanın doğrudan ruhuna hitap edecek ve istenen duyguları yaratacak müziklerin yolunu açacağını düşünüyorum. Müziği artık müzik olarak dinlemek yerine, kulaklıklarımızı takıp “sound”lar içinde kaybolacak ve kendi zihnimizde ve/veya ruhumuzda sanrısal-görsel yolculuklara çıkacağız. Belki buna holografik görüntüler de eklenerek, tamamen kendi odamızda çok farklı deneyimleri yaşayacağız ki aslında 25 yıldır bunun da basit örneklerini yaşıyoruz. Hareketli sanal gerçeklik kabinleri ve nihayet sanal gerçeklik gözlükleri. Müziğin son kırk yılda MTV gibi kanallar yüzünden, kalça-meme görüntülerine eşlik eden bir geri plan unsuru hâline gelmesinden yola çıkarsak, bu holografik deneyimler için de destekleyici bir unsur olacaktır. Diğer yandan bu noktada bir çıkış yolumuz var: İnsanlar konserlere internetten bağlanarak, sanal gerçeklik içinde evlerinde izleyecek; ve aynı sanal gerçekliğe bağlı insanlarla, gerçek zamanlı olarak etkileşime geçecekler. Bir nevi hafif sıklet Matrix diyebileceğimiz bir sanal dünya. İşte bu dünyada konser hâlen konser, müzik de hâlen müzik olarak kalacaktır kanımca. Hatta ömründe hiç izlememiş, hatta ismini bile duymamış olan insanlar, bundan 30 yıl sonra, sanal dünyada yaratılmış bir Wembley Arena konserinde, Freddie Mercury’yi canlı olarak izleyecekler, sanal gözlükleri sayesinde o konser atmosferini ve duygusunu bire bir yaşayacaklar.

yasonrasi.com için yazan: Gökçer F Alp

Bir Yorum Yazın