NEDEN OKUNMALI? Geçmişte NATO Genel Sekreteri, AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi ve İspanya Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Javier Solana, 2020 sonrası Dünya’yı Project Syndicate’e değerlendirirken; “Önümüzdeki yıllarda insanlığın ilerlemesinin en büyük garantisi, jeopolitik çok kutupluluğun uluslararası barışla ve işbirliğiyle uyumlu hale getirilmesi olacak. 2020’nin çalkantılı bir yüzyılda bir öğrenme anı olarak mı yoksa daha kötüye giden bir başlangıç ​​olarak mı hatırlanacağına karar vermek bize kalmış.” ifadelerini kullandı.

Okuma süresi: 5 dakika

Çoğu okuyucu, 21. yüzyılın gelişiyle karşılaştığımız yaygın coşkuyu hatırlayacaktır. Batı açısından büyük umutlar, görkemli başyazılar ve yersiz cüretkarlıklarla dolu bir dönemdi. Yine de (tarihsel olarak konuşursak) zamanın ruhu, henüz kovid-19 salgını başlamadan önce bile göz açıp kapayıncaya dek kökten değişmişti. Dünyanın çoğu için bu yüzyıl, bir hayal kırıklığı dönemi oldu; onlar artık geleceğe güvenle değil, korkuyla bakıyor.

Yirmi yıl önce her politik ve stratejik sorunun hazır cevabı, daha fazla küreselleşmeydi. Ancak bu, meşru ve övgüye değer bir hedef olsa da gerekli şartları korumayı başaramadık. 2008 sonrası Büyük Durgunluk ve mevcut pandemi gibi felaketler, daha fazla karşılıklı bağımlılığın, ister finansal ister viral olsun, daha fazla bulaşma riski anlamına geldiğini gösterdi. Dahası, bu yılki tedarik zincirindeki aksamaların kanıtladığı gibi, güvenlik açığının kaynakları, uzmanlaşma ve hiper-verimlilik olabilir. Ayrıca, dış kaynaklı üretimin siyasi yansımaları da üzücü bir şekilde küçümsenmişti elbette.

Adam Smith’in Ulusların Yükselişi kitabındaki büyük ölçüde önemsenmeyen uyarısı, kulağa daha ileri görüşlü gelmeye başladı: “Her ulus, ticaret yaptığı tüm ulusların refahına hain bir gözle bakmaya ve kazançlarını kendi kaybı olarak görmeye zorlandı.”

2000 yılında Donald Trump’ın ilk başkanlık kampanyası (Reform Partisiyle birlikte) başarısızlıkla sonuçlandığında, onun 2016’da Cumhuriyetçi Parti’nin dizginlerini ele geçirmek, serbest ticarete karşı koymak ve sonunda başkanlığı kazanmak için yeniden ortaya çıkacağını, çok az kişi düşünebilirdi. Aniden, Adam Smith’in Ulusların Yükselişi kitabındaki büyük ölçüde önemsenmeyen uyarısı, kulağa daha ileri görüşlü gelmeye başladı: “Her ulus, ticaret yaptığı tüm ulusların refahına hain bir gözle bakmaya ve kazançlarını kendi kaybı olarak görmeye zorlandı.”

Yüzyılın başında Amerika Birleşik Devletleri, kıskançlığa ve güvensizliğe boyun eğmeye meyilli bir ülke gibi görünmüyordu. Devlet dışı aktörlerin yıkıcı potansiyelinin altını çizen ve ABD hegemonyasının altın çağını sona erdiren 11 Eylül terör saldırılarına hâlâ birkaç ay vardı. Gelecek jeopolitik sarsıntılardan habersiz, yeni seçilmiş ABD Başkanı George W. Bush, Rus mevkidaşı Vladimir Putin’e övgüler yağdırıyordu. O zamanlar Rusya, G8’in kararlı bir üyesiydi, Kuzey Kore hâlâ resmi olarak, “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması”na bağlıydı ve İran’ın gizli nükleer faaliyetleri henüz gerçekleşmemişti. Çin ekonomisi ABD’nin ışık yılı gerisindeydi, 2001’in sonlarına kadar Dünya Ticaret Örgütüne dahi katılmamıştı.

O zamandan beri dünya, fiziksel olarak iz bırakan derin bir yeniden yapılanma sürecinden geçti. 2001’de ABD, küresel karbondioksit salımlarının %23’ünden sorumluyken, Çin %13’ünden sorumluydu. Ancak bu en büyük iki yayıcı 2006 gibi erken bir tarihte yer değiştirdi. Verilere göre ABD toplam salımların %15’ini ve Çin %28’ini oluşturuyor. (Yine de kişi başına karbondioksit salım miktarı ABD’nin çok altında kalıyor.)

İnsanlığın yıllık karbondioksit salımları artmaya devam ederken (kısa süreli kriz kaynaklı düşüşler bir yana) yükseliş eğilimi gözleniyor. Arktik buzla kaplı alan, 2001’den beri neredeyse yarı yarıya azaldı. İklim değişikliği artık somut bir gerçek ve 21. yüzyılda doğmuş, politik olarak aktif ilk nesil acil çözüm talep ediyor.

İklim değişikliği artık somut bir gerçek ve 21. yüzyılda doğmuş, politik olarak aktif ilk nesil acil çözüm talep ediyor.

Son yirmi yılda başkalarıyla ilişki kurma şeklimizde de eşi görülmemiş bir devrim yaşandı. İnternetin her yerde mevcut olmasıyla sosyal ağlar zamanımızın agoraları haline geldi. Beklenen meyveleri vermemesine rağmen, 2010’ların başındaki “Arap Baharı” bu yeni teknolojilerin demokratikleşme potansiyelini ortaya çıkardı.

Ancak artık dijital enstrümanların zararlı etkilerden arınmış olmadığını biliyoruz. Kâr maksimize eden algoritmalar yankı odaları oluşturulmasına yardımcı oldu ve kamuoyundaki tartışmaları ciddi şekilde zayıflattı. Ve dijital alan, siber saldırılar ve büyük ölçekli bilgi çarpıtma kampanyaları dahil, “hibrit savaş” konusunda uzmanlaşmış yıkıcı oyuncular için verimli bir zemin haline geldi.

Avrupa, dijitalleşmenin karanlık tarafından herkes kadar acı çekti. Son yıllarda milliyetçi popülizm ön plana çıktı ve kutuplaşma toplumlarımızı zehirledi. Yüzyılın başlangıcındaki iyimserlik (2002’de avronun fiziksel olarak piyasaya sürülmesine ve 2004’te Avrupa Birliği’nin on ülkeyle genişlemesine yansıyan) yerini, avro ve mülteci krizlerinden Brexit’e kadar, neredeyse kalıcı bir olağanüstü duruma bıraktı. Bu, AB’den üye bir devletin ilk çıkışını ortaya koyuyor. Atlantik’ten Pasifik’e devam eden ekonomik ve jeopolitik gücün yeniden dengelenmesi göz önüne alındığında, tam olarak birbirimize daha yakın durmamız gerektiği halde, bölünmeler daha şiddetli hale geldi.

Ancak birçok ülkeye yayılan tedirginliğin, toplu olarak başardığımız kilometre taşlarını sökmesine izin vermemeliyiz. 2001 ve 2019 arasında ortalama yaşam süresi dünya çapında 67’den 73’e, Afrika’da 53’ten 63’e yükseldi. Bu arada, iktidar pozisyonlarında kadınların varlığı önemli ölçüde arttı ve 2019’da (hâlâ fena halde yetersiz) yüksek bir seviyeye ulaştık. Dünya çapında 19 hükümet başkanı kadın.

Ayrıca, ABD Başkanı seçilen Joe Biden Ocak ayında göreve geldikten sonra, dünyadaki tüm ülkeler bir kez daha Paris İklim Anlaşmasını destekleyecek. AB kendi payına daha fazla entegrasyonla sistematik olarak sorunlarının üstesinden geldi. Yeni kovid-19 kurtarma fonu ortak borçla finanse edilecek ve kısmen hibe şeklinde dağıtılacak.

Karşı olgusal senaryolar üzerinde düşünmek, bakış açımızı genişletmemize ve geliştirmemize yardımcı olabilir. Örneğin küresel ekonomi, hızlı sanayileşmenin yüz milyonlarca insanı yoksulluktan kurtardığı Çin’in sağladığı teşvik olmadan “Büyük Durgunluk”tan nasıl kurtulabilirdi? Ve mevcut salgın (sosyal mesafeyi zorunlu kılarken) birçok ekonomik sektörü korumak için gerekli bilgi ve iletişim teknolojilerinden yoksun olduğumuz yirmi yıl öncesinde bizi vurmuş olsaydı ne olurdu?

21. yüzyılın üçüncü on yılına başladığımızda, yakın zamandaki başarılarımızı ve başarısızlıklarımızı sakince değerlendirme zamanı. İleriye bakarken, hem 2000’in saf kayıtsızlığından hem de Trump yıllarında özellikle Batı’yı karakterize eden felç edici korku duygusundan kaçınmalıyız.

Önümüzdeki yıllarda insanlığın ilerlemesinin en büyük garantisi, jeopolitik çok kutupluluğun uluslararası barışla ve işbirliğiyle uyumlu hale getirilmesi olacak. Ayrıca dijital toplumlarımızdaki çatlakları onarmamız ve doğayla sürdürülebilir bir denge sağlamamız gerekecek. Bunlar zor ama yönetilebilir zorluklar. 2020’nin çalkantılı bir yüzyılda bir öğrenme anı olarak mı yoksa daha kötüye giden bir başlangıç ​​olarak mı hatırlanacağına karar vermek bize kalmış.


Javier Solana



Project Syndicate‘den çeviren: Tanju Aşanel Düzeltme: Deniz Vural


Bir Yorum Yazın