NEDEN OKUNMALI? Amerika Birleşik Devletleri’yle Sovyetler Birliği arasındaki eski süper güç çekişmesinin aksine, Çin ve ABD arasında başlayan soğuk savaş, keskin bir şekilde karşıt ideolojilerin temel çatışmasını yansıtmıyor. Bunun yerine, bugünün Çin-ABD rekabeti, halk tarafından otokrasiyle demokrasi arasında destansı bir savaş olarak tasvir ediliyor. Yalnızca Amerikan tarzı bir demokratik özgürlükle, Çin tarzı bir otokratik düzen arasında seçim yapabileceğimiz fikri yanlış. Yönetişimin gerçek amacı çoğulculuğu istikrarla sağlamak olmalı ve tüm ülkeler bu hedefe ulaşmak için kendi yolunu bulmalı.

Okuma süresi: 5 dakika

Birçok kişi bugünün Çin-ABD rekabetini otokrasi ve demokrasi arasında destansı bir savaş olarak tasvir ediyor ve otoriter yönetimin üstün olduğu sonucuna varıyor. Ancak böyle bir karar, üç nedenden dolayı basit ve hatta tehlikeli bir şekilde yanıltıcı olur.

Amerika Birleşik Devletleri’yle Sovyetler Birliği arasındaki eski süper güç çekişmesinin aksine, Çin ve ABD arasında başlayan soğuk savaş, keskin bir şekilde karşıt ideolojilerin temel çatışmasını yansıtmıyor. Bunun yerine, bugünün Çin-ABD rekabeti, halk tarafından otokrasiyle demokrasi arasında destansı bir savaş olarak tasvir ediliyor.

Dahası son gelişmelerle, demokrasinin yüzüstü düştüğü ve otokrasinin kazandığı algısı oluşuyor. ABD, Donald Trump yönetiminde salgınla cebelleşirken, Çin korona virüsü kontrol altına aldı. ABD’de yüz maskesi takmak bile politikleştirildi; ama pandeminin merkez üssü olan Çin’in Wuhan kentinde yetkililer, şehrin 11 milyon sakinini on gün içinde şaşırtıcı bir kapasite ve düzen sergileyerek virüs için test etti. Çoğu kişi için apaçık görünen şu ki; otoriterlik, liberal demokrasiden üstündür.

Ancak böyle bir sonuç, üç nedenden dolayı basit ve hatta tehlikeli bir şekilde yanıltıcı olur.

Birincisi, tıpkı Trump yönetimindeki ABD’nin tüm demokrasileri temsil etmemesi gibi, Başkan Xi Jinping yönetimindeki Çin de bir otokrasi örneği olarak görülmemeli. Güney Kore ve Yeni Zelanda gibi diğer demokratik toplumlar, salgını ustalıkla ele aldılar; ve siyasi özgürlük, hükümetlerinin virüs önleme tedbirlerini uygulama yeteneğini engellemedi.

Başlarına felaket getiren otokrasilerin örneklerine gelince, Çin’in yakın tarihinden başka bir yere bakmayın. Hiçbir modern Çin lideri, Mao’dan daha fazla kişisel güce sahip değildi. Ancak onun mutlak otoritesi, Kültür Devrimi sırasında fiilen bir iç savaşın ardından, büyük bir kıtlığa yol açtı. Mao yönetiminde, gücü korumak için sinsice yaratılan kaos, hiçbir şekilde demokrasiye özgü bir tavır değil.

İkincisi, liberal olmayan özelliklere sahip demokrasiler ve liberal özelliklere sahip otokrasiler var. Amerika’nın mevcut sorunları, demokrasinin evrensel bir başarısızlığını değil, Trump’ın başkanlığı döneminde getirdiği liberal olmayan özelliklere sahip bir demokrasinin başarısızlığını yansıtıyor. Başkomutan olarak Trump, bürokratik özerklik, özel çıkarlarla kamu görevinin ayrılması ve barışçıl protestolara saygı gibi demokratik normları görmezden geldi.

Demokrasiler otoriterliğe dönüşebilir, otokrasilerdeyse bunun tersi gerçekleşebilir.

Demokrasiler otoriterliğe dönüşebilir, otokrasilerdeyse bunun tersi gerçekleşebilir. Yaygın inanışın aksine, Çin’in 1978’deki serbest piyasaya açılışından sonra ekonomik yükselişi diktatörlüğün sonucu değildi. Eğer öyle olsaydı Mao bunu çok önceden başarabilirdi. Bunun yerine ekonomi hızla büyüdü. Çünkü Mao’nun halefi Deng Xiaoping, bürokrasiye hesap verebilirlik, rekabet ve iktidarın sınırları dahil olmak üzere “demokratik özellikler” enjekte ederek diktatörlüğün tehlikelerini hafifletmekte ısrar etti. Kişi kültlerini reddederek örnek oldu. (Simgesel bir şekilde Çin banknotlarında, Çin kapitalist refahının babası Deng yerine, kapitalizmi hor gören Mao var.)

Deng yönetimindeki bu “demokratik özelliklere sahip otokrasi”nin yakın tarihi, bugün Çin’de bile büyük ölçüde göz ardı ediliyor. Carl Minzner’ın işaret ettiği gibi, 2012’de en üst düzey lider olan Xi, “otoriter bir canlanma” başlattı. O zamandan beri resmi söylem, Çin’in merkezi siyasi kontrol altında başarılı olması nedeniyle, bu sistemin sürdürülmesi gerektiği. Aslında, Deng yönetiminde Çin’i yoksulluktan orta gelir statüsüne taşıyan şey, piyasalara sıkı bir bağlılıkla evli olan melez bir siyasi sistemdi.

Birlikte ele alındığında bu, hem ABD’nin hem de Çin’in son yıllarda liberalleşmedikleri anlamına gelir. Amerika’nın bugünkü ayaklanmalarından çıkarılacak ders, olgun bir demokrasinin bile işlemesi için sürekli olarak sürdürülmesi gerektiğidir; “tarihin sonu” yoktur. Çin’e gelince, güç el değiştirdiğinde, liberalleşme eğilimlerinin tersine çevrilebileceğini öğreniyoruz.

Üçüncüsü, Çin’in yukarıdan aşağıya yönetiminin sözde kurumsal avantajları hem güçlü hem de zayıf. Çin Komünist Partisi, devrimci kökenleri, iktidar yoğunlaşması ve nüfuz eden örgütsel erişimi nedeniyle, politikaları genellikle “kampanyalar” tarzında uygular. Yani tüm bürokrasi ve toplum belirli bir hedefe ulaşmak için seferber edilir.

Bu tür kampanyalar birçok biçimde gerçekleşti. Xi’ye göre, Kuşak ve Yol Girişimi1 aracılığıyla kırsal yoksulluğu ortadan kaldırmak, yolsuzluğu ortadan kaldırmak ve Çin’in küresel erişimini genişletmek için yapılan anlaşma politikalarını içeriyor.

Çin’in politik kampanyaları, zorunlu oldukları için etkileyici sonuçlar veriyor. Xi’nin yoksullukla mücadele kampanyası, yedi yıl içinde kırsal kesimde yaşayan 93 milyon kişiyi yoksulluktan kurtardı. Bu ancak küresel kalkınma ajanslarının hayal edebileceği bir başarı. Çinli yetkililer ayrıca kovid-19 salgını sırasında kampanya moduna geçerek tüm personeli, dikkati ve kaynakları, virüsü kontrol altına almak için harekete geçirdi. Bu sonuçlar, resmi Çin medyasının, merkezi gücün “büyük şeyler başarmak için gücümüzü yoğunlaştırdık” şeklindeki yaygın iddiasına destek veriyor.

Yalnızca Amerikan tarzı bir demokratik özgürlükle, Çin tarzı bir otokratik düzen arasında seçim yapabileceğimiz fikri yanlış. 

Ancak kampanya hedeflerine ulaşmak için ne gerekiyorsa yapmaya zorlanan yetkililer, sonuçları tahrif edebilir veya yolda yeni sorunları tetikleyen aşırı önlemler alabilir. Yoksulluğu ortadan kaldırma çabasındaki Çinli yetkililer, taşınmak isteyip istemediklerinden veya sürdürülebilir geçim kaynakları bulabileceklerini önemsemeden milyonlarca insanı aniden uzak bölgelerden şehirlere yerleştiriyorlar. Yolsuzlukla mücadele, 2012’den bu yana 1,5 milyondan fazla memurun disiplin altına alınmasına ve yanlışlıkla bürokratik felce yol açmasına neden oldu. Örneğin kirliliği azaltma hedeflerine ulaşma çaresizliği içindeki bazı yerel yetkililer, hava kalitesini ölçen cihazlarla oynadılar. Büyük ve hızlı sonuçlar nadiren masrafsızdır.

Yalnızca Amerikan tarzı bir demokratik özgürlükle, Çin tarzı bir otokratik düzen arasında seçim yapabileceğimiz fikri yanlış. Yönetişimin gerçek amacı çoğulculuğu istikrarla sağlamak olmalı ve tüm ülkeler bu hedefe ulaşmak için kendi yolunu bulmalı.

İster 1980’lerde Japonya, ister Soğuk Savaş sonrası Amerika; ya da bugün Çin gibi, moda olan ulusal “modeli” taklit etmek için acele etme yanlışlığından da kaçınmalıyız.

Bir araba alıp almayacağınızı düşünürken, sadece artılarını değil, aynı zamanda eksilerini de bilmek istersiniz. Bu herhangi bir siyasi sistemi değerlendirirken uygulamamız gereken bir sağduyu türü. Aynı zamanda, günümüzün yeni soğuk savaş ikliminde gezinmek için gerekli bir entelektüel beceri.

1. ÇN: Mayıs 2017’de Pekin, Uluslararası İşbirliği için ilk Kuşak ve Yol Forumu’na ev sahipliği yaptı. 100’den fazla ülkenin temsilcilerinin bir araya geldiği zirve, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in imza dış politikasını tanıtmak için düzenlendi: Kuşak ve Yol Girişimi (BRI: Belt and Road Initiative ), Pekin’in yatırım ve ticaret bağlarını 65 ülkeyle genişletmek için iddialı bir vizyon. Toplu olarak dünya nüfusunun üçte ikisini kapsıyor. Zirvede yaptığı açılış konuşmasında Xi, BRI’yi “yüzyılın projesi” olarak selamladı.


Yuen Yuen Ang / Michigan Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü 


Project Syndicate‘den çeviren: Tanju Aşanel Düzeltme: Deniz Vural


Bir Yorum Yazın